GECE

 

Bu rüzgarı da beraberinde getiren karın galiba bir sonu olmayacaktı. Bir hafta, ya da on gün oluyordu en azından, başladığı günü kimse kesin hatırlamıyordu. Son üç günde şehrin değişik bölgelerinde rüzgar elektrik direklerini kırmıştı. Gaz ortalardan kar yağmaya başladığı gün kaybolmuştu. Şimdi bir de su borularının donması ortaya çıkmıştı.

Karanlık bastırdıkça Talip dayının içine bir yerlerden damla damla korku doluyordu. Bu korkulardan Talip dayı on gün vardı kurtulamıyordu bir türlü. Zira, kar başlamamıştan önce Talip dayı rüyasında beyaz sakallı, nur yüzlü bir adam görmüştü. Bu adam Talip dayıyı yatağından kaldırmıştı, kendisiyle beraber bir yerlere, uçsuz bucaksız bir çöllüğe bırakmıştı. Sonra ortalardan kaybolmuştu. Bu çöllükte Talip yalnız başına kalmıştı. Talip dayının ayağının altındaki toprak kıpırdamıştı. Ayağının altına baktı ki, meğerse deminden beri sahnedeymiş ve aşağıda çeşitli enstrümanlardan ve müzisyenlerden oluşan orkestra onun bir işaresini bekliyor. Talip dayı daha sahnedeyken ağlayacak gibi olmuştu, sonra vücudunda çoğu zamandır hissetmediği bir ısıyı duyumsamıştı, her zaman yaptığı gibi saçlarını okşayarak ellerini havaya kaldırmıştı, gözlerini kapamıştı orkestrayaÇalişaretini vermişti, fakat orkestra çalmamıştı. O anda Talip dayı elini aşağıya indirerek aşağıya bakmıştı, korkudan yüreği duracak gibi olmuştuZira orkestranın tüm üyeleri enstrümanlarını bir kenara bırakmış, sahnenin ortasında büyük bir lağım kazmaktalardı. Ve birkaç müzisyen sahneye çıkarak onu yakalayıp kazdıkları bu lağıma atmak için götürüyorlardı. Sonra da onu bu lağıma atarak üzerini kapatıyorlardı. Toprak ağzına, soluk borusuna doluyor, soluk alması an geçtikçe zorlaşıyordu. Kemanın tahtaları vücudunu acıttıkça yukarıya baktığında son kez gördüğü semadan dökülen kar taneleri oldu….

O kardı işte rüyasından başlayıp ta bu güne kadar sürüyordu. Rüzgarla beraber evlere sokuluyor, kendini odanın pencerelerine vuruyordu. Camları kırarak içeri sokulmak, aynen rüyadaki gibi onun üzerine yağmak istiyordu.

Yatağından kalktı, masanın çekmecesini açtı, oradaki ilaçlardan birkaç tane alarak dilinin altına koydu. Sonra camın arkasından rüzgarın ve karın altında kaybolmuş şehri seyretti. Şehir artık gözükmüyordu bile.

Telefonun da sesi kesilmişti. Sanki bu şehirde bulunan tüm akrabaları bir anda soğuktan donmuşlardı.

Talip, Talip…”

Evet, canım.”

Talip dayının karısı gençken de böyle küçüktü, ihtiyarladıktan sonra artık fındık kadar olmuştu, yatağın tam ortasında, yorganın altında yatarak tavşan gibi küçük, ışıltılı gözleriyle onu seyrediyordu.

Korkuyorum…”

Neden korkuyorsun?”

“Bu ne biçim rüzgar, Talip? Hiç Baküde böylesi karla karışık rüzgarın olduğunu hatırlıyor musun?”

Talip dayı eğilerek karısının baş ucunda oturdu, eliyle karısının alnını okşadı:

“Kalbin nasıl şimdi?”

Şu an iyi…”

Sen uyumağa çalış azıcık

Zaten uyuyorumne kadar uyuyacağım?”

Ne kadar uyursan, bir o kadar iyi gelir.”

Bu ilkbahar neden böyle geç geldi bu sene? Mart bitiyor artık, ilkbaharınsa bir tane bile olsun izi gözükmüyor.”

Olacak, ne diye acele ediyorsun ki? Gençliğinde bile bu kadar aceleci değildin.”Talip dayı böyle söyledi söylemesine ama söylediğine de bin pişman oldu. Zira karısı gençliğinden söz edildiğinde hep üzülürdü. Küçücük kırışıklı yüzü iyice buruşarak az daha noktaya dönüşüyordu.

Talip…”

Efendim?!”

İlkbaharın geldiğini nasıl anlarız?”

“….”

Evet!…. Neden sustun?”

BilmemDüşünüyorum.”

Burada düşünecek ne var?”

Büyük bir olasılıkla yağmurdur.”

Evet, yağmurdur….. O yağmur çok hoş kokuyor.”

Ne kokusu? Yağmurun kokusu da mı oluyormuş?”

Oluyor, tabii. Bu yağmur ot kokuyor.”

Sen her zaman böyle allak bullak konuşuyorsun. İlkbaharda ot bitiyor diye yağmur da ot kokuyor.

Evet, sen benden daha akıllısın.”

Kışın bitmesine az bir şey kaldı. Az sonra havalar ısınacak, kuşlar ötecek ve elektriklerimiz de kesilmeyecek.”

Kimse telefon açmadı bu gün. Çalışmıyor galiba telefonlarımız da. Adadayız sanki.”

Karısının bu lafından sonra Talip dayının içi sızladı. Yine o gece gördüğü rüyayı hatırladı.

Ayağa kaltı, mumu götürmek için ayaklarını sürüyerek mutfağa gitti. Mutfakta karanlıktı, mutfağın küçük pencereleri rüzgarın gücünden tir tir titriyordu. Elini dolabın raflarında dolaştırdı, dün yaktıkları mumu buldu. Yaktı ve çay tabağına yapıştırarak odaya götürdü.

Rüzgarın etkisi artık ev içinde de duyuluyordu. Soğuk rüzgar karanlık koridorda dolaşarak odaların perdelerini korkunç bir biçimde sallıyordu.

Talip dayı mumu masanın üzerine bıraktı. Karısının sesi duyulmuyordu, yalnız yorganın altından küçücük kafası ve kuş pençesine benzer elleri dışarı sarkmıştı. Konuşmayarak öylece odanın tavanını izliyordu.

Talip dayı mumu masanın üzerine bırakıp kalktığında tüm vücudu esti. Yine yüreği tüm vücudunu zayıflatıyordu.

Artık ilaçlar da bir işe yaramıyor.” ,diye düşündü.

Talip….”

Efendim, canım…”

Galıba artık ilaçlar da bir işe yaramıyor.”

Talip dayı yatağın bir köşesine ilişti.

Hepsi bu soğuk yüzünden, tatlım, soğuk yüreğin damarlarını bir araya topluyor, çalışmasına izin vermiyor.” Bir anlığına karısına su ısıta bileceğini söylemeği düşündü, sonra ne elektriğin, ne de gazın olduğunu hatırladı.

Uyumak istiyor musun?”

Hayır.

Karısı kafasını küçücük serçeler gibi salladı ve sustu. Sonra uzun süre böyle suskunluğunu sürdürdü.

Talip…”

Evet…”

Korkuyorum…”

Neden, uyumaktan mı?”

Karısı kafasınıEvet” , anlamında salladı.

Ben burada olduktan sonra sen ne diye korkacaksın ki?”, diyerek mumun ışığında karısının ne düşündüğünü belli etmeyen çehresine baktı.

Sen yanımda olunca hiçbir şeyden korkmuyorum. Sen güçlüsün. Bunu doktor da söylemişti. Ne söylemişti?…”

Söylemişti işte….” Konuşmak için kuvveti bulunmadığını farketti. Kalbi cereyanı azalmış elektrik gibi sönüyordu sanki.

Hayır, söyle.”

Neyi söyleyeyim?”

Doktorun söylediğini…”

Doktor söylemişti ki, senin vücudun çok güçlüdür.”

Eeevveettt…” Karısı bu evet lafını sanki bilerekten çok uzattı, sonraysa esnedi.

Gözlerini kısarak dikkatlice karısının yüzüne baktı, az daha kalbi duracaktı.

Karısının ağzı yamulmuştu. Ne zaman eğilmişti ki, o, bunu farkedememişti. İlginç tarafıysa, karısı bile ağzının yamulmasından habersizdi. Sonra ağzına bakarak ağlayacak gibi oldu, gözleri doldu, aklına karısının gençliği, düzgün fiziği, cazibeli gözleri geldi. Her şey bitiyordu, sönüyordu

Talip dayı böyle düşündükçe kalbi duracak gibi oluyordu, rüzgarsa iyice hızlanıyordu.

Karısı onun dikkatlice baktığını farkettiğinde takatsız kollarıyla yorganla yüzünü kapattı.

Öyle yapma, daralırsın, nefes alamazsın.”

Bakma bana.”

Neden peki?”

Ağzım uyuştu sanki.”

Sana öyle geliyor.”

Rüzgar ara sıra iyice hızlanarak tekrar odaların içinde dolaşıyor, olanca gücüyle yarı karanlık evlerin pencerelerini titretiyordu. İhtiyarların odasına dolarak aç kurtlar gibi uluyordu

Talip…” Karısının sesi yorganın altından zorla duyuluyordu.

Hmmmm….”

Sen benim ölmeme izn verir misin?”

Karısının bu sorusundan Talibın içi sızladı, ama bunu karısına belli etmedi.

Ben öldüm mü ki, sen ölüyorsun?”

Karının gözleri acayip bir sevinçle ışıldadı.

Talip dayı arada iyice duracakmış gibi olan hasta kalbinin yorğun, zayıf adelelerini teker teker duyumsadı. Kalbinin adeleleri şimdi eskimiş bez parçasından farksızdı.

Kalbi itaat etmiyordu artık ona, ilaçların da hiçbir faydası dokunmuyordu. Rüzgarın ulumasından mı veya odanın karanlık olmasından mı? her hangi bir sepepten dolayı soluk alamıyordu. Bir ara üzerini giyerek sürünerek dışarı çıkmağı denemek istedi. Karısını da kendisiyle götürmek istedi. Fakat ansızın elektriklerin kesik olduğunu, asansörlerin çalışmadığını hatırladı. Asansör çalışmıyorsa aşağı indikleri taktirde dışarıda kalacaklardı.

Çok ilginç”, diye Talip dayı düşündükomşuların bile sesi duyulmuyor. Sanki tüm komşular rüzgarın elinden kurtulmak için sıcak ülkelere göç etmişlerdi. Şimdi bu binada, bu yükseklikte yalnız o, kalmıştı karısıyla beraber

Talip….”

Hmmmm….”

Bu sene ilkbahar hiç gelmeyecek sanki.”

Öyle şey mi olur?”

Neden olmasın?” Karısı konuştukça sanki konuşması iyice güçleşiyordu.

Ansızın yaz mı gelecek yani?”

Evet. Yazdan da nefret ediyorum. Sürekli tansiyonum iniyor.”

Talip dayı tüm vücudunu soğuk terin kapladığını hissetti ansızın, gözlerine karanlık çöktü, kendini dik tutmağa çalıştı. Ayağını ayağının üzerine aşırdı. Böyle oturduğunda kuvvetli gözüktüğünü kendisi de biliyordu.

Sus, tatlım, konuşma…. Sen konuşmamalısın.”, dedi.

Sessizlikten korkuyorum.”

Nesinden korkuyorsun sessizliğin?”

Rüzgarın sesini duyuyorum. Çok korkuyorum. Özellikle pencerelerini salladığında korkuyorum.”

Burada korkacak ne var ki? Rüzgar estiğinde mutlaka pencereleri sarsar.”

Sanki rüzgar bir şeyler istiyor.”

Ne istiyor?”

Bilmiyorum.”

“…”

Talip…”

Duyuyormusun nasıl uluduğunu? Sanki ağlıyor. Yüreğim daralıyor.”

Sana söylemiştim konuşma diye.”

Talip dayı vücudunun son kez toparlayarak karısına doğru eğildi, kurumuş dudaklarını karının alnına dokundurdu:

“Sessizce yat, ben konuşayım, sen de dinle…”

Konuş, Talip, konuşAma çok konuşBir de yüksek sesle konuş….”

Talip dayı dinlendi azıcık. Sanki uzun bir yolculuğa çıkıyormuşcasına. Sonra yutkunarak ve en sessiz bir tonla, belki de fısıltıyla anlatmağa başladı:

“Kış artık bitmek üzereŞimdi otlar, çiçekler karlı toprakta sessiz sessiz büyüyorlar, ağaçların tomruklarını kar bile, rüzgar bile donduramıyor. Tomruklar düğme gibi bir araya gelerek dakikaları sayıyor, rüzgarın, karın sonunu bekliyorlar.

Kuşlar bizim gibi bir yerlerde saklanarak sabırla rüzgarın sesini dinleyerek uyuyorlar. O yüzden sana sen de uyu diyorum. Sen de bir kuşa benziyorsun. Bunu sana da söylemiştim galiba.”

Kalbi yine durdu. Karısı görmesin diye yüzünü başka tarafa tutarak halsiz bir biçimde göğsünü ovuşturdu. Kalbi teklemeğe başladı, sonra çarpmağa başladı yavaş yavaş, usul usul.

Evet, konuş, konuşGaliba bir kuşa benzediğimi söylüyordun?”

İlkbahara az kaldı. Ben bunu duyuyorum. Yarın uykudan uyandığında bakacaksın ki, bu karanlık odan ışıkla dolmuş. Bu oda evin en ışıklı odasıydı bence. Yazın bu odanın pencerelerinden kalın perdeler asıyordun ya, güneş ışınları duvarları, piyanoyu sarartmasın diye. Sahi, senin o kalın perdelerin nerede?

Perdeler mi? Hangi perdeler?”

Hani şu yaz perdeleriÜzerinde tavus kuşları bulunan perdeleri diyorum. O tavus kuşları sana benziyor. Bunu söylemiş miydim sana?”

“Evet, söylemiştin.”

Sen şu an bile o tavus kuşlarına benziyorsun.”

Sen konuşuyorsun, kalbim çok güzel çalışıyor. Hem her zaman öyle güzel sözler buluyorsun kiSen aslında yazar olmalıydın

Rüzgar uluyarak çatıda bir şeyleri salladı. Bu antendi galiba. Rüzgarın etkisiyle güm güm sallanıyordu.

Karı ilk önce korkarak yorganı kafasına çekti, sonra kafasını çıkararak soluğunu saklayarak dikkatlice gürültüyü dinledi.

Gök gürlüyorTalipBu ne zamanın gök gürültüsü ki, böyle?”  Ansızın kadının  sanki gözleri parladı: “Sen doğru söylüyordun, ilkbahara az kaldı. Şimdi aklıma geldi perdelerin nerede olduğuDışarıda. Dolapta üst raftaHem tertemiz, geçen yaz onu yıkayıp ütülemiştim. Onları yıkadığımda tırnaklarımdan birisi kırılmıştı, hatırlıyor musun? Tırnaklarım da ihtiyarladı artık. Talip, neden konuşmuyorsun, Talip? Sen sustuğunda ben çok korkuyorum. Bak yağmur yağıyorYağmurun sesini duyuyor musun? Bak, sesini duyuyor musun? Şimdi otlar yeşerecek, gün çıkacak, her yer ısınacakIşıl ışıl olacak. Ben yine o perdeleri asacağım.

Talip, susma, konuş, ne olursunTalipTalip…. Konuş, ne olursun, konuşKorkuyorum ben, Talip…”